18 Mayıs 2012 Cuma

Son Güncelleme04:53:03 AM GMT

BURADASINIZ KÖŞE YAZILARI MERT SANDALCI LOMAN HEKİMİN İZİNİ SÜRMEK

LOMAN HEKİMİN İZİNİ SÜRMEK

e-Posta Yazdır PDF
(3 oy, ortalama 5.00 de 5)

Mustafa Rıfat Gülek, Lokman Hekim, Barış Manço… Yoksa Adana, Misis ve Yesemek mi desem… Onlar sebep oldu düştük peşlerinden yollara…

 

Bu sayımızda geçen sayıda kaldığımız yerden devamla Adana Anavarza gezimizi anlatmayı sürdüreceğim. Eskişehir’den gece 23.00’te hareket ile, aynı gün içinde Karatepe Aslantaş ve Anavarza gezilerini sonlandırdığımızda saat akşam 19.00 olmuştu. Hepimizin üzerinde yapılmayanı yapmış olmanın tatlı bir yorgunluğu ile tam yirmi saat süren yolculuktan sonra yenilen Adana kebapları, içilen şalgam sularının ardından ertesi günkü yoğun program için dinlenmeye geçtik. 

Ertesi sabah sıcak bir Adana sabahına uyandığımızda ilk hedefimiz Adana’nın ünlü eczacısı Mustafa Rıfat Gülek’in bu- gün kütüphane-müze olarak kullanılan evini ziyaret etmek oldu.

1872’de Adana’da dünyaya gelen Mustafa Rıfat Bey, şehrin ileri gelenlerinin kararıyla İstanbul’da Eczacılık Mektebi’ne gönderilmiş, 1900’de mezun olduktan sonra 1902’de  Adana’nın ilk Müslüman Türk eczahanesini açmış bir eczacımızdı. Adana’da üretip piyasaya sürdüğü “Kan Kuvvet Şurubu” (Sirop Hemo-Forcine) dışında Birinci Dünya Savaşı’nda ordunun ihtiyacı olan gazlı bez, sargı bezi ve hidrofil pamuk üretimi ile de dikkat çekmişti. Daha sonraki yıllarda kimyager Ahmet Rıza Bey’le de bir ortaklığı olmuştu. Eczahanesi ölüm yılı olan 1947’ye kadar kendi tarafından çalıştırılmış, ölümünden 5 yıl kadar sonra da kapanmıştı. Mustafa Rıfat Bey’in oğlu Kasım Gülek ise bir dönem Türk siyasi hayatına damgasını vurmuş bir kişilikti ve Adana’da 30 bin kitaptan oluşan bir kütüphanenin sahibiydi.  Bu ünlü ailenin yine ünlü bir ferdi olan, Mustafa Rıfat Bey’in torunu, bir dönem milletvekili ve bakanlık yapmış olan Tayyibe Gülek, dedesinin anısını yaşatmak üzere ailenin aldığı bir kararı 2003 yılında hayata geçirmiş, böylelikle dedesine ait eczahanenin bulunduğu mekan müze-kütüphane olarak restore edilmiş ve halkın hizmetine açılmıştı.

Eski Adana’nın kıyısından, taş köprünün karşısından, gösterişli Sabancı camisi üzerine mütalaalardan sonra yola koyuluyorduk. Sırada Misis antik kenti ve köprüsü vardı. Misis Köprü’sü IV. yy da Roma İmparatoru II. Flavius Julius Costantinus tarafından yaptırılmıştı. İlk onarımını VI. yy ortalarında Bizans İmparatoru Justinianus döneminde görmüştü. Dokuz gözlü olarak inşa edilen köprü Adana’yı Halep’e bağlayan yol üzerinde bulunuyordu. Anadolu’nun ilk Roma Köprüsü olarak bilinmekteydi. Selçuklular, Bizanslılar ve Haçlılar arasındaki savaşlara sahne olan efsanevi kent Misis’in adını taşıyan köprü, Ramazanoğlu Beyliği ve Osmanlı dönemlerinde de şiddetli depremlerle tahrip olmuş ama buna rağmen ayakta kalabilmiş görkemli eserlerden biriydi.

Efsaneye göre “Lokman Hekim” burada yaşamış ve Çukurova’nın şifalı otlarından hazırladığı ölümsüzlük şurubu formülünün yazılı olduğu defteri Misis Köprüsü’nün üzerinden Ceyhan nehrine düşürmüştü. Olayın detayları muhtelifti ama anlatılanlara, hatta Evliya Çelebi’den nakil hikayeye göre defteri nehre düşürten Cebrail idi. Bu olaydan sonra Lokman Hekim her nasılsa formülü bir daha hatırlayamamış ve ölümsüzlük ölümlüler için hayal oluvermişti...

Köprünün son olarak 1998’de restore edilerek gıcır gıcır bir hale gelmesi ve köprü üzerinde fotoğraf çektirme yarışındaki küçük çocukların bağırış çağırışları yüzünden efsanenin havasına girip de Lokman Hekim’i ve ölümsüzlük şurubunun nehre düşüşünü hayal etmek pek mümkün olamadı. Varsın olsun, Misis antik kentinden geriye kalan ve Nuh Peygamberin resimlendiği mozaiği de gördükten sonra otobüse doluşuyorduk. Ve şu soruyu soramadan da edemiyorduk kendimize. Anavarza antik kenti ile Misis köprüsü nerede ise yürüme mesafesinde idiler.  Hem Dioskorides’in hem de Lokman Hekim’in aynı yerde yaşamış olmaları ilginç bir tesadüf değil miydi ? Çoğumuz aynı fikirdeydik aslında. Lokman Hekim, efsaneleştirilmiş Dioskorides’ten başkası değildi.

Ünlü Misis ayranı ve Adana sıkması ile buluşan midelerimiz şenlenmiş, grubun yüzü gülmekteydi. Hedefte Yesemek vardı. İlk kez Barış Manço’nun 7’den 77’ye programında seyrettiğimde vurulmuştum buraya…  Yesemek Taş ocağı ve Heykel Atölyesi, Gaziantep ili, İslahiye ilçesinin 23 km güneydoğusunda, bugünkü Yesemek köyünün güney bitişiğinde yer almaktaydı. Hitit’lerle başlayan ve en az 6-7 yüzyıl üretim yapıldığı sanılan bu heykeltıraşlık atölyesi dere yatağından başlayarak 90 m kadar yükselen, yaklaşık 300 x 400 m'lik bir alana yayılmıştı. Bu alanda, yapım ve işleme sürecinin değişik basamaklarındaki taslaklar halinde, 300'den fazla, bazalttan yapılmış heykel ve kabartmalı taşlar bizi bekliyordu. Son derece etkileyici bir şekilde düzenlenen gezi alanını dostum bekçi Ali ile birlikte gezdik. Hatıralıklar aldık.

Yesemek genellikle turistik gezi programlarında yer almaz. Yolu biraz sapa gelir. Ancak Hititler ile ilgili bir fikir sahibi olmak için, antik kent gezme bilincinin genç dimağlarda filizlenmesi için, son derece etkileyici bir yerdir Yesemek. Çok da söylenecek bir şey yoktur aslında, gelip görmeden olmaz, anlatılamaz...

Güneş batmaktaydı yine. Ortalık kızarmış, bazalt heykeller bu kızıl ortamda siyah ışıklar gibi parıldıyorlardı. Ayağımızın altında açan çiğdemleri böylesi bir ortamda fark ettik. Botanikçi genlerimizin dürtüsüyle makrolara ayarlanmış makinelerle çekilen artistik çiğdem fotoğrafları da  sürpriz kazanımımız oldu.  

Yesemek’ten ayrılırken dev heykellerin, daha doğrusu heykel taslaklarının çevresinde toplaşarak çekilen fotoğraf karelerindeki yüzlere iki günün yorgunluğundan ziyade çoğumuzun hayatında bir kez daha gerçekleştirmeye fırsat bulamayacağı bir parkuru bitirmenin mutluluğu yansıyordu. Bu arada bir günlüğüne de olsa kıştan çıkıp yaza gelmiş hangi mevsimde olduğumuzu unutmuştuk  Birkaç saat sonra ilk mola yerinde otobüsten indiğimizde hatırladık yaşamakta olduğumuz mevsimi… Karnımızı son kez doyurup yola koyulduğumuzda eczacılık tarihini kitaplardan çıkarıp hayatımıza, yaşamımıza sokabildiğimizde öğretmenin ve öğrenmenin ne denli keyif verici olduğunu düşündüm bir süre... Kalkıp baktım şöyle bir geriye… Birkaç saat öncesi cıvıl cıvıl olan otobüs halkı derin bir sessizliğe gömülmüş uyuyordu. Onların her şeyi hiçbir zaman unutmayacaklarını biliyordum. Bende de bir huzur, bir keyif… Uyku tutmadı…Tarihle uğraşmak insanı gençleştiriyor mu ne ?

Yorum ekle