18 Mayıs 2012 Cuma

Son Güncelleme04:53:03 AM GMT

BURADASINIZ KÖŞE YAZILARI MERT SANDALCI

Mert Sandalcı

BİR ZAMANLAR STAJ YAPMAK VE STAJ BELGELERİ ÜZERİNE...

e-Posta Yazdır PDF

 

Pek çok belge bizleri ait oldukları eczacıyla tanıştırır, el sıkıştırır, ancak staj belgeleri çok daha farklıdır, onlarla adeta eczacı adayı çocuklukların başlarını okşar gibiyizdir…

“Bilimsel eczacılığın ülkemizde yeşermesi 1839’da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin eczacı sınıfının açılmasından sonradır”  söylemine ben de inanarak katılırım. Tabiidir ki mektebin açılması ile tüm sorunları halledecek sihirli bir değnek dev imparatorluğun her köşesine değmemiştir ancak mektep ile aynı tarihlerde açılan “Meclis-i Tıbbiye”nin her türlü mesleki sorunun halledilmesinde yetkin bir karar mercii olarak devreye girmesi ve birbiri ardına yayımlanan nizamnamelerle sağlık hayatımıza yön verilmesi kuşkusuz gelecekteki düzenin habercisi olarak görülmektedir. Büyük bir başıbozukluğun önlenmesinde ilk adımlar atılmıştır. Meclis-i Tıbbiye’nin mesleğimizle ilgili olarak hazırladığı, tespit edilebilen ilk eczacılık nizamnamesi ise 1852 yılında tamamlanır ve 1854’ün Mayıs ayında yürürlüğe girer. Bu nizamnamede eczacı olmak üzere aday olan bir çırakta aranan iki özellik hayli dikkat çekicidir:  

1- “Önceden Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de Fransızca veya İtalyanca ve Latince gramerleri, matematik, coğrafya, tarih ve bunun gibi derslerden sınava girmedikçe hiç kimse çırak yazılamaz”.

2- En az altı sene bir eczanede çalışmadıkça ve iki sene de Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de ilm-i ispençiyari derslerine devam etmedikçe hiçbir eczacı çırağının eczacı olma hakkı yoktur”.

Bu nizamnamenin uygulanmaya başlamasının üzerinden 7 yıl geçtikten sonra 2 Şubat 1861’de yayımlanan “Beledi İspençiyarlık San’atının İcrasına Dair Nizamname ile çırakların durumu yeniden düzenlenmiştir:

Yeni uygulamaya göre “Eczacı Ustası” olmak isteyenler önce Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin Eczacı Sınıfı’na kayıt olacak, kendilerine bir “Kabulnâme” verilecektir. Öğrenci bu “Kabulnâme” ile bir eczahane işleten eczacı ustasına baş vuracak ve bir eczacı dükkanında en az üç yıl çalıştıktan sonra çalıştığı eczahaneden bir şahadetnâme alacak ve öğrenciliğinin ikinci dönemi başlayacaktır. Eğitiminin dördüncü senesinde Aritmetik ve Fransızca sınavlarını verecek ardından 2 yıl Mekteb-i Tıbbiye-i şahanede mesleki derslerinin eğitimine devam edecektir.      

Yukarıdaki bilgilerin tamamını sevgili Hocam Prof. Dr. Nuran Yıldırım’ın farklı tarihlerde yayımlanmış çalışmalarından özetledim. Kendisi ile yine, yeniden bir projede birlikte çalışmaya başladık. Sohbet koyulaştığında konu yıllar önce bana el yazısı ile verdiği “Dâr-ül Fünûn-u Osmanî Tıp Fakültesi Eczacı Mektebi Öğrencilerine ait Kabulnâmeler ve Şahadetnâmeler adlı çalışmaya geldi. II. Türk Tıp Tarihi Kongresi’ne sunduğu bu bildirinin 1999’da ayrı baskısının yapıldığını bilmiyordum. Bu çalışmasından çok önceden haberdar olduğum için bu ayrı baskıyı atlamışım zahir. Geç olsun ama güç olmasın diyerek ayrı baskı risaleyi bir heyecan aldım, hemen eve gelip bilgisayarın başına geçtim. Uzun zamandır böylesi bir belge tomarı ile karşılaşmadığım için çok heyecanlanmıştım. Aslında bu küçücük risaleye belge tomarı demem garip kaçabilir ama toplam 100 adet belge hem mezuniyet öncesi stajlarını tamamlamış eczacılık öğrencilerini, hem de bu öğrencilerin staj yaptıkları eczahanelere ait bilgileri içeriyordu. Toplamda 200 isim. Yani bir koyup iki alacaktım… 

Uzun zamandır tek tük bilgiler ekleyebildiğim 13393 maddeden oluşan çalışma listemi tekrar aldım karşıma… Stajını tamamlayarak ülkemize eczacı olarak hizmet vermiş bu kişilerin öğrencilik yıllarına ait belgelerdeki diploma tarihleri ile diploma numaralarını, doğum yerlerini kontrol ederek mezun olduktan sonra mesleki hayatlarını hangi nam ve soyadı altında sürdürdüklerini çözmeye çalıştım. Özellikle soyadı kanunundan sonra aldıkları yeni isim ve soyadları ile listeme girişlerini yaptım. Böylece Nuran Yıldırım’ın çalışması çok daha anlamlı bir hâl aldı. Ne demek istediğimi birkaç örnek vererek açıklamak isterim: 

Örneğin listede adı geçen 1913 mezunu Mehmet Niyazi İzzet aslında “Niyazi Özmay” idi. 1925 mezunu  Ali Emin Efendi, “Ali Vetem Bayer”, 1913 mezunu Avram Mordahay, “Avram Rozano”, 1911 mezunu Mehmed Reşid Osman, “Reşit Köksal”, 1911 mezunu Mustafa İrfan, “İrfan Tankut”, 1911 mezunu Anastas, “Anastas Zafiropulo”, 1913 mezunu Mehmet Vasfi, “Vasfi Emen”, 1911 mezunu Mehmed Seyyid Ahmed ise “Seyit Ceylan” idi…  Ve liste böyle uzayıp gidiyordu. 100 eczacıyı ve staj yaptıkları eczahaneleri elden geçirmek üç günümü aldı ve bu süre zarfında  mükemmel bir bulmacayı çözmek için keyifle uğraştım durdum. Ama daha yapacak çok iş vardı. Zira İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi ana bilim dalı arşivinde eczacılık tarihimiz ile ilgili belgeler bunlarla sınırlı değildi. Kurum’da staj belgeleri dışında sayıları 900’e varan öğrenci dosyaları da bulunuyordu. Dosyaların ilki 1899 tarihli olup, 110 numarada kayıtlı Agop Mıgırdıç Efendi’ye, sonuncusu ise 1922 tarihli olup Ömer Mustafa Efendi’ye aitti.  Prof. Yıldırım ile sohbetimiz sırasında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde de benzer tarzda öğrenci dosyaları bulunduğunu duyunca bu kez soluğu İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde aldım. Prof. Dr. Afife Mat ile beraber konuyu enine boyuna konuştuk, Afife Hocam zaten müzesini geliştirmekle meşgul, işe arşivde bulunan eski yazılı öğrenci dosyalarının tümünü yeni açılacak olan müzeye naklini sağlamakla başladı. Daha sonraki yıllarda öğrenci dosyalarında bulunan staj belgelerinin birer kopyasını çıkartarak araştırmacıların hizmetine sunmak üzere ikinci bir çalışma daha yapacak.

Bütün bunlardan sonra ne mi olacak…

Eli tutulmaz bir ağa ortaya çıkacak,

Beyler, bayanlar, hadi bakalım diyecek, 

Çalışma vaktidir!

Şu mesleğimizin geçmişinde yer alan Osmanlı Eczacılarına bir el atalım;

Kim kimdir hele bir öğrenelim?

Peki eli tutulmaz bu ağa kim mi olacak?

Türk Eczacılar Birliği örneğin, neden olmasın, yakışır…

Bir zamanların unutulmuş eczacılarını bir kitapta, bir bilgisayar programında toplayarak araştırmacıların faydasına sunmakla salt bir tarih çalışması yapmış olmayacak, gelecekte yaşanacak her eczacılık gününde mezarlarına bir gül bırakmış olacak,

Yalnızca o kadarla da kalmayacak,

Gelecekte modern klavyelere damlayan göz yaşları olacak… 

Ve dünyanın dört bir köşesinden hiç eksilmeyecek hayır duaları olacak,

Biliyorum…   

Yaşadım çünkü…

ECZACILIK TARİHİMİZDE ÇOK DEĞERLİ BİR İSİM: PİERRE APÊRY

e-Posta Yazdır PDF

 

Aslında onu çıkardığı dergilerden, yazdığı makalelerden, vebaya karşı geliştirdiği yöntemden ve cemiyetlerde aldığı üst düzey görevlerden gayet iyi tanıyoruz.

Ortaköy’ün ünlü eczacısı Nicholas Apéry’nin (1802-1884) oğlu olan Pierre Apéry (1852-1918) İstanbul’da doğdu. Ailenin nereden geldiğini ve ne zaman İstanbul’a yerleştiğini bilemiyoruz. Ancak baba Nicholas Apery’nin Ortaköy’deki eczahanesini 1831’de açtığını Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye'de Eczacılık Nizamnamesini hazırlamak için müracaat ederken verdiği dilekçeden biliyoruz. Kendi Cemiyet-i Eczacıyan der Asitane-i Aliye’nin (İstanbul Eczacıları Cemiyeti) kurucularından ve şeref üyesi idi.  

Oğlu Pierre Apéry ise 1872’de 20 yaşında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezunu bir eczacı. Dr. Michéle Nicolas, IV. Türk Eczacılık Tarihi toplantısında verdiği bildiride Pierre Apéry’nin 1874’te Yüksekkaldırım’daki ünlü Velits Eczahanesini satın aldığını bildirmektedir. Hal böyle olsa dahi benim Pierre Apéry’e ait bulduğum belgelerde -ki bunlar 1894 yılına aittir- Apéry’nin o tarihte halen “Büyük Velits Eczahanesi”nin başlıklı kağıtlarını kullandığını göstermektedir. Eğer bu satış işlemi 1874’te yapılmış ise eski ismin kullanılması bir anlaşma maddesi gereği midir, vefa örneği midir yoksa 1850’den beri Galata’da çok büyük şöhret kazanmış “Velits” isminden yararlanmak mıdır ?  Bilemiyorum, bilemiyoruz. Ancak bir başka önemli belgede J. Czako’nun (Çako) 1883-1885 yılları arasında “Eski Velits Eczahanesi”nin yerinde bir ecza deposu işlettiğini görüyoruz. Yine Apéry’nin ancak 1888 Şark Ticaret Almanağı’nda “Eski Velits Eczahanesi”nin sahibi olarak gözükmesi bana Apéry’nin çok daha geç bir tarihte (1886-87) bu eczahaneyi satın almış olabileceğini düşündürüyor. Apéry “Eski Velits Eczahanesi”nin yerinde 1908’e kadar kaldıktan sonra burayı kapatıp Voyvoda Caddesi’nde Rus ve Alman Postahaneleri’nin karşısında 18 numaralı dükkana taşınmış ve 1918’de ölümüne kadar burada çalışmış..

Eczahanesi ve Kazancı Yokuşu Ahir Sokak 11 numaradaki tahlil laboratuarında gösterdiği faaliyetleri dışında Apéry’nin Revue Médico - Pharmaceutique adlı derginin kurucusu olarak eczacılık tarihimizde çok önemli bir yeri var. Yine “Gazete Médicale d’Orient” ve “Journal de la Société de Pharmacie de Constantinople” isimli sürekli yayınlarda pek çok makaleleri yayınlanmış. Bu sürekli yayınlarının dışında “Annuaire Oriental de Médicine et de Pharmacie” adlı 438 sayfalık bir de küçük ebat kitapçık yazmış. Sanırım tüm bu faaliyetleri göğsüne bir “Maarif Nişanı” takmasına da neden olmuş.       

Apéry’nin yukarıda adı geçen dergilerde yer alan reklamlarından ishale ve tüberküloza karşı “Pillüles Apéry” ve tütünün zararlı etkilerine karşı “Antinicotine Apéry” adlı iki müstahzar piyasaya sürdüğü görülmekte. 

Tüm bu yerel sayılabilecek faaliyetleri dışında adının Avrupa’da duyulmasını sağlayan en büyük buluşu ise Veba’nın yayılmasına karşın geliştirdiği metottur. Pierre Apéry’nin yeğeni matematikçi François Apéry onun bu buluşunu oldukça detaylı olarak araştırır ve Osmanlı Bilim Araştırmaları Cilt 6 - Sayı 1’de  “Osmanlı İmparatorluğu’nda Veba ile Savaşan bir Eczacı: Pierre Apéry” başlığı altında yayınlar.  Hikaye kısaca şöyledir:   

Gemilerdeki fareleri öldürmek için karbondioksit gazı kullanma fikri ilk kez 1898’de P. Apéry’ tarafından ortaya atılır. O tarihte Trieste limanına demirlemiş olan “Polis Mytilini” adlı gemide ölümle sonuçlanan bir veba vakasına rastlandığı ve gemi ambarlarındaki fermantasyon halindeki melas fıçılarının arkasında ölü farelerin bulunduğu haberi, P. Apéry’nin dikkatini çeker. Apéry, farelerin ölümü ile Napoli yakınındaki volkanik bölgede yer alan mağarada köpeklerin karbondioksit gazından boğulması olayı arasında bir bağlantı kurar. Ona göre, fermantasyon sırasında, fıçılardaki melasın glikozu parçalanarak etil alkol ile reaksiyona girmekte ve karbondioksit gazına dönüşmektedir. Havadan 1,5 kere yoğun olan bu gaz, yere çökmekte ve farelerin oksijen yetmezliği sonucu ölmesine sebep olmaktadır. Bu olaydan yola çıkarak P.Apéry gemilerdeki fareleri yok etmek için bir yöntem geliştirir. Yöntemi açıklayan bir makalesini 1 Ekim 1899 tarihli Revue Médico -Pharmaceutique adlı dergide yayınlar ve bu çalışmasını XII. Uluslararası Hijyen ve Demografi kongresine (Paris 1900) gönderir. Yöntemi “denenebilecek bir yöntem” olarak kabul edilir. 7 Aralık 1901 tarihli bir dergide ise  “Peï - Ho” adlı gemide bir veba vakası görüldüğünü yazar. Geminin boşaltıldıktan sonra gaz karbonik ile dezenfekte edileceği bildirilmektedir. Bunun üzerine Fransa ilk defa Pierre Apéry’nin yöntemini “in vivo” denemiş olur. Dostum François Apéry makalesinde Apéry’nin bu serüvenini en ince ayrıntısına kadar anlatıyor. Keza Dr. Michéle Nicolas onun ne kadar önemli bir kişilik olduğunu  IV. Türk Eczacılık Tarihi Toplantısı’nda verdiği bildiriyle bizlerle paylaşıyor. Turhan Baytop da, Apéry’nin 1902’de eşi Amélie Apéry’nin ölümünün ardından her yıl Tıp Cemiyeti’nce kalp hastalıkları üzerine yapılacak araştırmalar arasından seçilecek birine 5 altın lira verilmek üzere  “Prix Amélie Apéry” adı altında bir de mükafat koymasına dikkat çekiyor.

Peki, bayram değil seyran değil, Apéry de nerden çıktı derseniz, bir hazine buldum da ondan bu dosyayı açtım. Birkaç gün önce Apéry’nin kendi fotoğrafını kullanarak oluşturduğu kartpostal elime geçti de... Tabii ki dostum Orlando Kalumenos’un himmetiyle. Kendisine kocaman bir teşekkürü satır arasına sıkıştırdıktan sonra gelelim kartpostala;

Tarih 2 Şubat 1901

Sevgili Meslektaşım (P. Paleologhos) 

Bu kartpostal ile size bir portremi göndererek arada sırada bana güzel adamızdan (Midilli Adası) kartpostallar göndermeye devam etmenizi ve en iyi duygularıma ve dostluğuma inanmanızı rica ederim…

Apéry’nin fotoğrafında göğsünde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Nişanı, Osmanlı Mecidi Nişanı ve Maarif Nişanları açıkça görülüyor. O tarihte 3 adet olan madalya ve nişan sayısını 1912’de 7’ye çıkarttığını biliyoruz. 

Ayrıca kartpostalda Apéry’nin Midilli Adası’ndan “güzel adamız” olarak bahsetmesi, yine yukarıda değinildiği üzere adı “Polis Mytilini” yani “Midilli Şehri” anlamına gelen bir gemideki veba salgını ile ilgilenmesi açıkçası beni Apéry ailesinin köklerinin bu adaya ait olabileceği şeklinde düşündürmüyor da değil diyecektim ki... Bu satırları kaleme alıp, dergiye gönderdikten sonra dergi baskıya girmeden, son anda elime geçen Niko Acemoğlu’nun İstanbul’daki Kimyagerleri konu alan kitabıyla durum iyice netleşti. Kitapta Pierre Apéry’nin aslında Petros Aperis olduğunu görünce… 

Özetlemek gerekirse Pierre Apéry ne fotoğraflara ne de bu satırlara sığacak bir eczacı değil aslında… Ben konuyu bir yaramıza tuz basarak kapamak istiyorum. Tamamına yakını Paris’te  bulunan “Revue Médico - Pharmaceutique”,  “Gazete Médicale d’Orient” ve “Journal de la Société de Pharmacie de Constantinople” gibi dergileri Türkçe’ye çevirecek bir babayiğit firmamız, kurumumuz, her neyse, yok mudur da, biz de bu hazinelerin içine gark olalım ve kıyısından köşesinden, elimize bir şey geçtikçe Paris’i, Dr. Michéle Nicolas’ı, arayıp sormaktan kurtulalım. Adam gibi yayınlar yapalım. Yani fazla masraf gerektirmeyecek. Çevirip de kitap olarak falan basılmayacak. Yalnızca çevrilecek…   

Yapanın adı her daim şükranla anılacak.

Bir vatansever, bir deli, bir….

Yok mu yahu ?

HEDİYENİN EN GÜZELİ KİTAPTIR

e-Posta Yazdır PDF

Teneke ile tıbbın ve eczacılığın buluşması üzerine ilginç bir kitap…

Kıymetli koleksiyoncu dostum Kemal Sunam, Kemal Ağabey geçenlerde aradı. Sevgili Mert, Paris’te dolaşırken ilginç bir kitap elime geçti, adı  “Tıp ve Eczacılıkta Teneke” İşine yarayacağını düşünerek aldım, sana gönderiyorum dedi.  

Benim için bundan daha ilginç bir başlık, daha ilginç bir konu olabilir mi acaba?

Tahmin edeceğiniz gibi telefonu kapattıktan sonra bende heyecanlı bir bekleyiş başladı. Ertesi gün kitabı elime aldığımda bir süre içine bakamadım. Sayfalarını çevirmeye başlar başlamaz kitap, kokusu, baskısı, renkleri ile beni ortaokul-lise yıllarıma götürdü. Hemen kitabın basım yılını aradım, 1979’muş. Bir süre 1980’lerden günümüze fotoğraf ve baskı tekniğinin ne derece gelişmiş olduğunu düşündüm, boş bakışlarla sayfaları çevirdim durdum… Koklayarak…

Neden sonra incelemeye başladım. Kitap küçük çaplı bir koleksiyondan oluşuyordu. Çoğunlukla hastanelerde kullanılan teneke kaseler, maşrapalar, loğusalık döneminde kullanılan leğenler, ördekler, teneke biberonlar, buyotlar (yatakları ısıtmaya yarayan kaplar), tükürük hokkaları, lâzımlıklar, krem kavanozları, sülük kapları, bideler, lavman cihazları, ovül kalıpları…

Aslında bu tip objeler zaman zaman elimden geçmiyor da değildi. Ama sıkılarak itiraf etmeliyim ki, bu tür malzemelere hep soğuk bakmış, “hastanenin tenekeleri” diye ilgilenmemiştim. Ama belli bir konuda belli bir birikim olunca işin rengi değişiyor. İnsan bir zamanlar eskici depolarında işe yaramaz diyerek bir kenara fırlattığı objelere bu kez hayran hayran bakakalıyor.    

Kitapta benim bugüne değin hiç görmediğim bazı aletler de var. Örneğin “bide”. Benim bildiğim “bide”, 60’lı yıllarda İstanbul’un eski apartmanlarında, günümüzde ise ancak bazı lüks otellerde klozetin yanı başında çoğumuzun neye yaradığını anlamadığı, klozet benzeri nesnedir. Peki ya 1748’de bide ne menem bir şeydi? Kitapta, özellikle kadınların belden aşağı kısımlarının temizliği için kullanılan “bide”nin 1748’lerde nasıl bir alet olduğuna dair örnekler de var, ayrıca aletin kullanılışı esprili bir gravürle de anlatılmış.
İlginç bidelerin yanı sıra çoğu kez muhteşem porselen - pirinç objeler olarak karşımıza çıkan “irigatörler” ya da anlaşılır adıyla “lavman cihazları” da kitapta yer alıyor. Bunlar zaman zaman benim de eskicilerde tesadüf ettiğim ucuz makineler… Yine pirinçten imal edilen ve neredeyse tüm eski eczanelerimizde kullanılmış ovül kalıpları da kitapta bir örnekle yer almış.

Kitapta ilk kez gördüğüm bir diğer ilginç obje de “sülük kapları”…1760’lı yıllara tarihlenen bu kapları da eczacılık tarihi ve tıp tarihi müzelerimizde yer alması gereken bir obje olarak bir kenara koyuyorum. Ve geliyorum beni en çok etkileyen objeye:
Bu bir tiryak kabı. 1624 tarihli bu kabın üzerinde Fransa ve Navarre krallıklarının amblemleri bulunuyor ürün açıklaması ise “Theriaca Magna Andromachi Senioris” şeklinde. Yani bu kabın içinde sunulan tiryakın bu konuda en büyük uzman, İmparator Neron’un hekimi Giritli Andromachus’un formülü ile hazırlanmış olduğu anlaşılıyor. Bugüne değin neredeyse bütün eczacılık tarihi kitaplarında ve müzelerinde rastladığımız o görkemli porselen tiryak kavanozlarından sonra böyle bir metal tiryak kabına rastlamak gerçekten heyecan verici. Oldukça da büyük, yüksekliği 91 cm’i eni 40 cm’i buluyor. Fotoğrafın yan tarafında Andromachus’un Tiryak formülü de yer alıyor ve asıl formülü bulan kişinin Pontus Kralı Mithridates olduğu vurgulanmış. Ayrıca bir küçük yorum da yapılmış: Günümüzde bu formülün ne derece her derde deva bir ilaç olduğu konusu tartışılsa da Tiryak’ın 2000 yıldan fazla tedavi alanında kullanılmış olduğu da yadsınamaz bir gerçektir denilmiş.

Kitabın kapağında Molière’in ünlü komedisi “Le Malade imaginaire”’in (Hastalık Hastası) önemli tiplerinden hekim “Mösyö Diafoirus” resmedilmiş ve kitabın içindeki en ilginç aletlerden bir “bide”ye de yer verilmiş.
 

LOMAN HEKİMİN İZİNİ SÜRMEK

e-Posta Yazdır PDF
(3 oy, ortalama 5.00 de 5)

Mustafa Rıfat Gülek, Lokman Hekim, Barış Manço… Yoksa Adana, Misis ve Yesemek mi desem… Onlar sebep oldu düştük peşlerinden yollara…

ANAVARZA'DA BİR İLK

e-Posta Yazdır PDF
(6 oy, ortalama 4.17 de 5)

 

Eskişehir Anadolu Üniversitesi Eczacılık Fakültesi öğrencilerinden bir grup Dioskorides’in ülkesi Anavarza’da pankartlı eylem yaparak Prof. Dr. Turhan Baytop’un ruhunu şad etti.

Son Güncelleme: Salı, 15 Kasım 2011 13:00

Sayfa 1 / 4

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »